Saturday, November 29, 2008

Hele otur şöyle

Uyandım, saate baktım 1:55'ti, ve gökyüzü aydınlıktı. Noluyo lan dedim.
Elektrikler kesilmiş efendim, saat de tabi lan avrupa birliğinde elektrikler kesilir mi falan derken yorgun düşüyor düşüne düşüne.

Neyse sonra geri yattım, tekrar kalktım.

Penceremden dışarı baktım şöyle bir, kar yağıyo ince ince. Dedim ki kendi kendime, bir pazar sabahı pencereden dışarıda yağan karı izlemekten daha güzel ne olabilir.. Sonra bugün cumartesi be gülüm dedim. Öyle işte.

Kar garip bir açıyla yağıyor, şöyle ben diyim 39 derece, siz diyin 141 derece.. Öyle de herkesi kucaklayan bir kar yağışı var hani bu memlekette..

Yeri gelmişken bilgisayarımın komik hatalarından birisini daha paylaşayım.. Durup dururken bilgisayara bağlı usb aygıtı tanımlanamadı mesajı çıkıyor. Takılı cihaz yokken birşeyi tanımlamaması mı daha kötü, yoksa tanımlaması mı daha kötü olurdu onun arayışındayım şu sıralar..

Arayış demişken.. Almanya'daki en ucuz şarabı arıyorum. Kriterim var tabi ki, şişelenmiş olacak ve en azından 75cl olacak. Mantarı plastik sallamasyon da olabilir. Şimdilik 1,49'a buldum ve kendisini ilginç şekilde herkes beğeniyor.

Beğenmek demişken.. Çok beğendiğim bu şehirde kendi tercihimle yaşıyo olmak arada hoşuma gidiyor. Yani hep gidiyor aslında da, arada bunu düşünüyorum. Bir yerde doğarsın, orada yaşarsın. Veya ailen sana der ki haydi şuraya taşınıyoruz, orada yaşarsın. Amma velakin herşeyden farklı ve güzel olanı ben burada yaşayacağım dedikten sonra orada yaşaman.

Bu arada hemen bir güncelleme, kar yağışı 37 dereceye döndü. Sizlere göre 143.. Öyle de herkesi kucaklayan bir kar yağışı var hani bu memlekette..

Sunday, November 23, 2008

Nollendorfstrasse

Strasse ne lan diyen yoktur herhalde. Varsa da sokak diyebiliriz.

Şöyle oluyor ki benim kaldığım yurt işte bu sokakta. Yurdun ismi de oldukça yaratıcı: WH Nollendorfstrasse.

WH Wohnheim demek, yurt yani.

Bu arada kısa bir anımı anlatmadan geçemeyeceğim çünkü bu isim seçmedeki yaratıcılık olayı çok benzeşiyor.

Dersanedeyken Fırat ile geometri hocası arasında şöyle bir diyalog yaşanmıştı

-Hocam siz kitap yazsanıza
- Yazmayı düşünüyorum evet
- Hadi ya.. İsmi nolcak? Ahu ahu
- Geometri soru bankası

Sonra sınıfça kısa bir kopuş yaşanmıştı.

Neyse yurttan bahsediyordum. Siegmunds Hof erasmus hayatım boyunca kaldığım yurttu ve ben burdan başka yerde asla mutlu olmam şeklinde artistik şovlara girişmemiş olsam da yeniden orda kalmayı oldukça fazla istemiştim.

Sonra tabi orada boş yer bulamadığım için neresi olsa razıyım abi moduna büründüm ve günlerden bir gün Studentenwerk Berlin'deki ablanın da aracılığıyla bu WH Nollendorfstrasse'de kendime bir yer edindim.

Öncelikle yurdun yeri çok güzel. Heryere kolayca ulaşmak mümkün, okula bisikletle gidip geliyorum ve hayvan gibi yorulmuyorum falan.

Köşede iskoç pubı var, çok gitmedim ama bir defa gittiğimde orda oturmanın yürek istediğini anladım çünkü dart oynayan sarhoş kitle o şeyleri nereye fırlattıklarına pek bakmıyorlar anladığım kadarıyla.

Sonracığıma dönercimiz, Lidl, Penny, Aldi vs. gibi marketlerimiz de mevcut. İyi yani..

Odama gelirsek, çift kişilik bir oda. Herşeyden iki tane var. İki pencere, iki dolap, iki dolap (bu ikisi biraz farklı ama yine de dolap), iki yatak, iki masa, iki sandalye.

Bir tane olan şeyler ise, lavabo ve kapı.

Mutfakta da iki tane dolabım var ayrıca, onu da söylemeden edemeyeceğim çünkü gerçekten odanın büyüklüğünü falan bir yana bıraktım, mutfakta tek dolap ile hayatta kalmak benim için çok zor olurdu. Öküzlük yaptım ikea'dan herşeyi 6'lı set olarak aldım çünkü hehe. 6 tane tencerem yok tabi..

Onun dışında odamı nispeten güzelleştirmek için çok alışveriş yapmadım aslında. Lamba aldım, koltuk aldım birşeyler okurken oturmak için, buzdolabı aldım ki çok mühim bir detay..

15€'ya aldım bu arada dolabı, komşularıma sevgilerimi sunuyorum buradan tekrar.. Siegmunds Hof'ta piyasası 30-35'in altına inmiyordu.

Neyse işte özetle böyle bir ev ortamım var. Ek olarak buradaki insanlarla daha çok muhatap oluyorum, daha arkadaşça insanlar var diyebilirim. Veya ben öküzlüğü bıraktım, bilemeyeceğim şimdi.

Hadi bakalım..

Kar

Öncelikle blogu kimler okuyor, kimler okumuyor bilmediğim için kısa bir intırodakşın yapmak istiyorum efendim.

Yaşamımın yeni fazı Almanya'nın Berlin eyaletinin Berlin şehrinde devam ediyor.
Bu eyalet olayına da farklı uyuz oluyorum. Şöyle ki, ne zaman bir form doldurmak durumunda olsam (online yani) önce ülke seçiyorum, sonra eyalet seçiyorum sonra da şehir seçiyorum. İşte bu aşamada iki kere Berlin seçmek beni üzüyor. Fareciğime anlamsız bir tık darbesi vuruyor olmak gerçekten zor.

Sonraki mesajım ise Doğa'ya.. Burda kar yağıyo, Kanada'da kar falan yok, ne biçim Kanada orası? Meteorumuz var diyerek kendini avutursun anca, meteortopu yapıp sokaktaki yabancılara fırlatamadığın sürece ne anladım ben bu işten diyorum.

Her zaman olduğu gibi (höh) yine eğitici ve öğretici yazılar yazacağım. Şimdilik özlem gidermek adına biraz geyik yapayım diyorum.

Hayatımdan yine kısa kısa haberler geçeyim
- ipod aldım kendime geldim
- aralık ayında 3 günlük stockholm gezisi yapmaktayım
- 25-30 aralık arasında istanbuldayım
- fotoğraf makinesine ihtiyacım yok ayağı yaptım ama bazı şeylerin resmini çekip şuraya koysam çok güzel olurdu demeye başladım. sanırım mübarek kıristmıs bayramında indirimlerden yararlanıp bir adet fotoğraf makinesi alabilirim.
- wacken festivaline bilet aldım, 3 kişiyiz şimdilik. gelmek isteyen varsa koptursun.

Uzun zaman sonra yeniden yazdım ya böyle ferahladım yemin çekerim.
Hadi bakalım...

Ha bu arada, başlıkta Kar yazmışım azcık bahsetsem fena olmaz.

Burda kar yağıyor efendim, hem de çok güzel yağıyor periyodik olarak. Sokakta da tanımadığın insanlara kartopu fırlatınca kızmıyorlar, aksine direk oynamaya başlıyorlar.

Biraz daha yağsın da yurt kapsamında hoyrat savaşlar başlatmayı planlıyorum.

Saturday, October 25, 2008

100. Mesaj

Ve bu mesajı bugün bloglara engelleme yapıldığının üzerine yazıyorum!
Vay anasını...

Yasakçı zihniyet..

Ne desek boş, uzun uzadıya yazmanın da anlamı yok.

Geçmiş olsun ne diyelim..

Tuesday, September 23, 2008

Babanne, oran buran niye bu kadar büyük?

Efendim, başlığa bakınca ne yazacağımı tahmin edemeyeceğinizi düşünmekteyim.

Hem eğlendirmek, hem öğretmek için farklı bir tarzda yazmayı denesem de beceremeyeceğimi düşünüyorum. Yine aynı tas, aynı hamam anlayacağınız.

Soru sormak, cevap almanın ilk aşaması; cevap almak da öğrenmenin -veya aradığınız bir bilgiyi bulmanın- başlangıcı olduğuna göre soru sormanın önemini tartışmamız yersiz olur.

Hani bazen olur da, kafanıza bir durum takılır, annenize babanıza soramazsınız. İşte böyle anlarda imdadımıza yetişen bir web sitesi olduğunu farkettim.

Web sitesinin adresi şöyle:

www.haydardumenilehossohbetler.com

Web sitesinde yok yok! Her türlü sorunuza cevap bulabilirsiniz.

Tıklasanız da, tıklamasanızda bir şekilde salladığımı farketmiş olduğunuzu farzediyorum. Bu varsayım esnasında oldukça rahatım, çünkü okuyucularımın belirli bir zeka seviyesinin üstünde olduğunu biliyorum (Vışş).

Olayın aslı ise Yahoo Answers. Ulaşmak için http://answers.yahoo.com adresine kadar gitmeniz gerekiyor. Ayrıca bu gidiş esnasında dükkanı kapatıp Yahoo Answers'a kadar gittim gelicem tabelası asmanıza da gerek yok!

Şöyle oluyor: Merak ettiğiniz şeyi daha önceden birisi merak ettiyse ve burada sorusunu paylaştıysa size nasiplenmek düşüyor. Ha böyle birisi yoksa, kendi sorunuzu yazabilirsiniz.

Örnek sorular şunlar olabilir:

- Bu sene Tampa Bay şampiyon olur mu?
- Tıraş olduktan sonra çok sivilcem çıkıyor, ne yapmalıyım?
- Benim hanım gece uyurken garip sesler çıkarıyor, ne yememeli?
- Patronu öldürdüm poşet içerisinde tutuyorum, kokuyu gidermek için ne yapmalı?

Espiri tabi bunların belirli kısmı.

İngilizce yazın ama soruları, daha güzel olur demeden kendimi alamıyorum.

Özetlemek gerekirse, kafanıza birşeyler takıldığında ya bana sorun, ya da bu web sitesine. Bana sorarsanız ben de gidip bu siteden bakacağım, şimdiden söyleyeyim.

Saturday, September 06, 2008

Zehir Zemberek

Şu benim mp3 playerın bozulduğunu daha önce yazmıştım. Hatta değişim için yeni ürün geldiğini de yazmıştım. Ama yolladıkları yeni ürünün bozuk çıktığını yazmamıştım.

Yolladıkları yeni ürün bozuk çıktı. Bozulamadı bile, hiç çalışmadı. Hep bozuktu.

Kim yolluyor? Multimedya isimli tedarikçi firma. Kim aracı? Teknosa isimli firma. Kim mağdur? (Duygu sömürüsü) Ben.

Şimdi işin zehir zemberek kısmına geliyorum.

Her kim bize bu ürünleri olduğu değerin daha yukarısında satıyorsa (tekelleşmeden yararlanarak), her kim bu ürünleri daha ucuza getirmek için kasıtlı bu yönde boktan ürünleri ülkeye sokuyorsa, her kim garanti koşullarını işlerine geldiği gibi yorumlayarak insanlara sıkıntı veriyorsa onların alnını karışlarım! (Bu da Yıldırım Demirören'den kaptığım bir tarz, çok işe yarıyor diye düşünüyorum.)

Burası zehir kısmıydı. Şimdi zemberek geliyor.

Ayrıca şöyle bir hayat gerçeğiyle de karşılaştım. Arkadaşlar falan işe giriyorlar, ölümüne vergi veriyorlar. Zaten telefondan elektrikten sudan gazdan falan inanılmaz miktarlarda vergi veriyoruz. Bir de böyle elektronik melektronik şeylerden vergi falan verip bir de bozuk ürünler almayalım. Avrupadan, Amerikadan alalım bundan sonra böyle şeyleri. Şahsım adına and içmesem de, elimden geldiğince güzide ülkemizin güzide elektronik mağazalarından alışveriş yapmayacağım. Hem fazla para veriyorsun, hem de fazladan baş ağrısı sahibi oluyosun.

Haasssiktirin lan ordan derim, görürsünüz.

Herkese hayırlı cumartesileri dilerim. Pazar günü okuyorsanız hayırlı pazarlar. Pazartesi olduysa da birşey dilemiyorum, zamanında okuyun şu yazılanları.

Thursday, September 04, 2008

Creative Zen Bozuldu

Temmuz ayında bu cihazı öven, tavsiye eden bir yazı asmışım. Efendim yaklaşık iki hafta önce bu alet bozuldu.

Olay şöyle gelişti:

Alete yeni şarkı yüklemeye çalıştığımda alet kitleniyordu, ben de bağlantıyı koparıp resetlediğimde herşey normale dönüyordu.

Daha sonra içerideki şarkıları tamamen yenilemek istedim, ve yeni şarkı eklemeye çalıştığım her seferde bu sorun olduğu için formatlamaya karar verdim. Formatlarken kitlenme durumu yaşandı, reset düğmesine bastığımda alet gözlerini yumdu.

Sonrasında ise o eşek gözler hiç açılmadı. Aleti çalıştırmaya çalıştığımda bile hiçbir tepki göstermedi, tamamen kaputt oldu anlayacağınız.

Neyse Teknosa'ya götürdüm, hemen servise yollayacaklarını söylediler. 9 iş günü sonrasında telefon aldım, yarın yeni ürünü teslim alabileceğimi söylediler.

Cihaz hakkındaki düşüncelerim kötüye gitmeden önce, olur öyle hatalar demek istiyorum.
Bakalım yarın ne düşüneceğim...

Mez... demiştik, Mezun olarak düzeltelim

Son staj defterimi teslim ettikten sonra dosyam kurula girmiş, bugün öğrendiğime göre bir sorun yokmuş. Yani kısaca üniversiteyi bitirmiş durumdayım.

Bu dönem çok kişi zaten haziran temmuz aylarında mezun oldu, o yüzden modası geçti. Yine de kutluyorum kendimi efendim.

Yunanistan Tatili 2

Tatilin ikinci kısmı Pelion denilen, yanılmıyorsam Yunanistan'da bulunan iki yarımadadan Selanik'e yakın olmayanında geçti.

Pelion'da ufak ufak birsürü köy var, yarımadanın ortasında da 1600 m civarında yüksekliğe sahip bir dağ mevcut. Bu ufak köylerin kimisi dağın eteklerinde, kimisi anakaraya yakın yerde, kimisi ege denizine kıyıya sahip, kimisi de Yunanistan'ın körfezlerinden birisine kıyıya sahip. Türlü türlü yani.

Bizim seçimimiz Ege Denizi'ne kıyısı olan, Agios Ioannis isimli köydü. Şöyle diyim, bu köyün bir ucundan diğer ucuna yürümek yaklaşık 5 dakika sürüyor. Çok güzel bir sahil şeridi var, ve burada birbirinden güzel restoranlar var. Odalar genelde çok pahalı değil, iki kişilik odalar 40€ civarında, mutfaklı odalar da 5€ falan daha pahalı. Mutfaklı odalarda kalanlar için ise iki tane süpermarket mevcut, fiyatları bizim Tansaş gibi değil, ama yine de idare eder.

Agios Ioannis'in muhteşem bir plajı var, abartmıyorum daha önce bu kadar güzel plaj çok görmemişimdir. Bembeyaz, kocaman taşlar, turkuaz denizin iki üç adımdan sonra laciverte dönmesi, sabah saatlerinde sakin bir hava, akşamüstü ise fingirdeşmek isteyenler için kocaman dalgalar, plajın bitiminde (yaklaşık 50 metre genişliğinde) yükselen tepe ve ağaçlar.. Gerçekten çok güzeldi.

Mekana ulaşmak için önce Volos şehrine gitmek gerekiyor, oradan da ana otobüs terminalinde bu bahsettiğim tüm köylere otobüs mevcut. Volos'a Atina ve Selanik'ten çok sık otobüs gitmekte, aynı şekilde Volos'tan da bu şehirlere sıklıkla otobüs bulmak mümkün.

Bir diğer tavsiye edeceğim aktivite de, çok dikkatli olmak koşuluyla scooter kiralamak ve yarımadadaki diğer köyleri ziyaret etmek. Gerçekten kimselerin olmadığı bakir plajlardan tutun da, buram buram geleneksellik kokan köylere kadar farklı ve her zaman göremeyeceğiniz şeylerle karşılaşıyorsunuz.

Yunanistan'a gidecek olan tatilcilere bu bölgeyi şiddetle tavsiye ediyorum, tipik tur acentası kıvamındaki tatillerden sıkıldıysanız, kafa dinlemek ve yanınızdaki insanla birlikte zaman geçirmek istiyorsanız Agios Ioannis ideal bir tatil bölgesi. Diğer köylere çok kısa uğradığım için oralardaki yaşam hakkında fikir sahibi değilim, ama çılgınlar gibi kopup kulüpten kulübe koşmayı hedeflemiyorsanız diğerleri de tatmin edici olacaktır.

Üçüncü bölüm, yani Selanik yakında...

Monday, August 11, 2008

Yunanistan Tatili 1

1 dememin sebebi, bu başlık ile 3 adet yazacak olmam.
Şimdilik Atina hakkında yazıyorum.

Atina'ya otobüsle vardıktan sonra gitmem gereken metro durağını bulmam çok zor olmadı. Dünya'nın hiçbir yerinde metro ağının karışık olduğuna inanmıyorum, Atina'da da gayet sade bir metro hattı var.

Bilet fiyatları oldukça ucuz. Tek biniş (1,5 saatlik aktarma hakkıyla birlikte) 0,80€ kadar. Günlük biletler ise 3,00€ tutuyor. Berlin'deki fiyatlarla karşılaştırınca insan "oha ben burada hep metroya binerim" diyor. (Berlin'de günlük bilet 6,20€ falandı)

Atina'da hostelde kalmadığımız için bu konuda yorum yapamayacağım. Ama vize almak için yaptığım kolpa rezervasyona bakılırsa imkanlar oldukça yaygın, ama kalitelerini bilmiyorum doğal olarak.

Atina ile ilgili ilk söyleyeceğim şey havanın çok sıcak olması ve aktivitelerin çoğunlukla dışarıda yürümek olmasından ötürü bu sıcağın insanı çok rahatsız etmesi. Gece hayatı ise nispeten bir bölgeye toplanmış şekildeydi sanırım, açıkçası bu kısmı hiç hatırlamıyorum. Sebebi ise duty free'den jäggermeister almam ve yarım litre kadar içtikten sonra dışarı çıkmam. Fena sarhoştum kısacası. Tabi dönüşte yolu bulamayınca taksiye binmek durumunda kaldık. Buradan da anladığım kadarıyla taksi fiyatları da metro fiyatları gibi çok yüksek diil. Hoş gerçi, sarhoş olduğum için 10€ tutsa yine verirdim, orası ayrı.

Atina'da süpermarketler pazar günleri kapalı oluyor, aklınızda bulunsun. Bir de siesta durumu var, ama süpermarketler bu esnada kapalı oluyor mu bilmiyorum, zira ben de ruhani bir siesta içerisinde oluyorum o saatlerde.

Alışveriş delileri için Atina doğru bir adres sayılabilir diye düşünüyorum. Ben alışverişe çıkmasam da, tatildeki hatun kişiliklerden aldığım feedbackler (çok tikiyim) bu yönde.

Aklımda kalanlardan birisi de McDonald's restoranlarla ilgili. Malumunuz, McDonald's dünyanın en büyük tuvalet zinciri. İşte Atina'da millet böyle sömürmesin diye tuvaletlerin kapısına şifreli güvenlik sistemi kurmuşlar, ve şifre aldığınız fişin üzerinde yazıyor. Ama kişiye göre farklı şifre yok tabi ki, hepsi aynı. 4 rakamlı bir şifre, fakat şu anda hatırlayamıyorum. Gittiğinizde en azından bir dondurma alırsınız. Ama çok sıkışırsanız birşeyler almadan sakın yukarı doğru koşmayın, boşu boşuna geri dönmeniz gerekir.

Atina hakkında yazacaklarım çok uzun değil. Gerçi önceki yazılarıma bakılırsa bu yazıya da kısa diyenin alnını karışlarım (buradan Yıldırım Demirören'e sevgiler).

Neyse, konu hakkında soruları olanlar sorsunlar, hatırlarsam cevap veririm.

Not: Yunan halkının Türkler'e bir gıcığı yok, herkesten olumlu tepki aldım diyebilirim.

Saturday, August 02, 2008

Müjde!

Yüksek lisans başvurularımdan henüz 1 yanıt aldım, diğer 8 okuldan haber yok.
Amma velakin bu gelen yanıt olumlu.

İlk tercihim değil, fakat yine de eylülde Almanya yolcusuyum diyebiliyorum artık. Tabi staj defterlerinde kazaya kurban gitmemek koşuluyla..

Tahminen önümüzdeki ay mezuniyet işlemleri, Almanya vizesi ve benzeri bürokrasinin insana tecavüz ettiği durumlar hakkında birkaç yazı daha asacağım.

Yine de müjdemi isterim hehe

Update: 2/2 oldu :)

Yunanistan Vizesi

Kimler bilir, kimler bilmez bilmiyorum fakat geçtiğimiz haftalarda Yunanistan'a seyahat ettim. Gördüklerim hakkında bir yazı hazırlayacağım, fakat öncelikle gidebilmek için gerekli olan "vize" hakkında bilgi vermek isterim.

Tamamen politik sebeplerden ötürü olduğunu düşündüğüm bir sistem mevcut ve insanın sabrını gerçekten zorlamakta. Vize almak istiyorsanız gece 4 gibi sıraya girmeniz şart. Eğer sıraya 5te girerseniz sıranın size gelme ihtimali oldukça düşük.

Sistemin işleyişi ise insanlık dışı gerçekten. Saat 8 - 8:30'a kadar bekliyorsunuz ve bir görevli toplam 135 adet numara dağıtıyor. Bu numaralarla içeri girip başvuru yapma hakkı kazanıyorsunuz. Eğer fişler size gelmeden biterse ertesi gün tekrar gelmeniz gerekiyor. Bu sonsuza kadar sürebilir, her seferinde daha erken gitmek zorunda kalıyorsunuz kısaca.

Ayrıca yurdum insanının para karşısında şerefsizlik yapma zaafından ötürü "sıra satan" mafyamsı oluşumlar var. Ben gittiğimde 15. falandım, fakat 65 numaralı fişi aldım. Fiş dağıtılırken önümde 40 kişi falan vardı, düşünün artık ne kadar kişinin kaynadığını. Son saatlerde zaten sinirler gerilmiş oluyor, kavgaya gürültüye oldukça gebe bir ortam içerisinde kalıyor insan.

Bir de turizm acentaları var ki, bunlar da işi zorlaştıranlardan. Kişi başı 5-6 fiş alıyorlar, böylece önünüzde 40 kişi olsa bile size 100 numaralı fiş falan geliyor.

İçeriye girdikten sonra ise çok sorun yok diyebilirim, işlemler kısa sürüyor ve genelde kaprislenmiyorlar.

Yunanistan Konsolosluğu'nu da Almanya gibi randevu sistemine geçmeye davet ediyorum. Fakat böyle bir değişime gidecekleri konusunda hiç ümidim yok, zira insanlara zorluk çıkarmaktan haz duyan kişiler malesef yönetici ve politikacı pozisyonlarında oturuyor.

Sunday, July 13, 2008

Creative Zen 4GB

Öncelikle 4 GB değil, yaklaşık 3,5 GB.

4 milyon byte bu piyasada 4 GB olarak anılıyor. İşin ilginci ise boyut büyüdükçe atmasyon miktarı da otomatik olarak artmış oluyor.

Neyse sosyal duyarlılık yapar gibi yaptıktan sonra olaya dönelim. Efendim başlıkta bahsi geçen elektronik cihazı almış bulunuyorum.

Öncelikle ilk izlenimim ürünle ilgili oldukça pozitif. Fiyatı tabi ki en önemli kriterlerden birisi, ve rakibi ipod'a göre çok avantajlı.

Aldığım ürün 290 YTL civarında tuttu. Yanında 4GB'lık Toshiba hafıza kartı ve Hama'nın tripod hoparlöründen de hediye ediyorlar.

2,5" kadar ekranı var, film izlenmez ama konser izlenebilir, veya 20 dakikalık güldüren diziler olabilir. Bunları çevirmek gerekiyor, kendi yazılımını ise tavsiye etmiyorum. PocketDivXEncoder_0.3.60 yazılımını bugün denedim ve memnun kaldım.

Hafıza kartı ile birlikte 8 GB'a kadar yükseliyor hafıza, fakat şöyle bir sorun var. Hafıza kartındaki dosyaları Music bölümünden oynatamıyorsunuz. Yani şöyle müziğin kontrolünü cihaza bırakalım beni kah şaşırtsın kah gaza getirsin derseniz hafıza kartındaki şarkılar çalmaz. Memory Card bölümüne gidiyorsunuz, oradan istediğiniz klasörden şarkılarınızı açıyorsunuz. Yalnızca aynı klasör içindeki şarkıları shuffle falan yapabiliyor. Bunları birleştirme seçeneği olsaydı çok kral olurdu, ama yok.

Ses kalitesinden de oldukça memnunum, bangır bangır maşallah.

Özetlemek gerekirse, yakın zamanda mp3 player almak istiyorsanız bu ürüne de şans verin derim.

Sunday, June 29, 2008

İstanbul'da Paten

Almanya'dan geldiğimden beri paten yapacağımı söyleyip durdum. Hatta bu konu hakkında hatun kişilik bırak bu ayakları dedi durdu.

Fakat büyük gün geldi!
Bugün, yani 29 Haziran 2008'i özel yapan yalnızca Avrupa Kupası final maçı değil! Paten kaydım (sürdüm, 'e bindim, vs.).

Başlangıç noktam otobüsten erken indiğim için caddebostan plajı oldu. Bu bölümde İstanbul'un seçkin kırolarının tekme atar gibi yapma espirilerine maruz kaldığım için seri manevra yapabilme yeteneğimi hızlıca geri kazandım.

Daha sonra ortam biraz daha sakinleştiğinde rahat rahat kayabilmeye başladım. Yine de çok uzun zamandır kaymamanın verdiği bir güvensizlik hakimdi devamlı.

Sonrasında İdealtepe'de Doğa katıldı konvoya, böylece tam tamına 16 tekerlek oldu ortamda. Düşünün kaç kişiydik?

Evet, soruyu bildiyseniz okumaya devam edebilirsiniz.

İdealtepe'den sonra iki defa yoldan geçmek durumunda kalınıyor. Bunlardan birisinde Doğa düştü, heheh. Düşene gülünmez derler de yazış, ben düşene eğer korumalıklarını taktıysa gülmem.

Karşıdan karşıya geçme muhabbetlerinden sonra yeniden sahil şeridine geçiliyor. Biraz kıro bir tavır takınacağım fakat yol gerçekten kaymak gibi. Kıro olmayan söylemim ise yolun danone yoğurt yüzeyi gibi olduğudur. Artık beni nasıl görüyorsanız öylesini alın.

İşte bu yol üzerinde teaaa Kartal'a kadar gittik. Dikkatimi çeken şeylerden birisi ufak çocukların inanılmaz derecede şaşırmasıydı.

Aynı şaşkınlık bizimle muhabbet eden iki amcadan, tüpçülük yapanında da oluştu. Kendisine Bostancı'dan beri kaydığımı söyledim, bir yanlışın olmasın? diye cevap verdi. Neyse ki bir yanlışım yok, ne yapıyorsam doğru.

Kartal'da 252 numaralı otobüs çok iyi oldu. Atladım döndüm.

Böylece çok uzun zamandır yapmak istediğim birşeyi yapabildim ve bunun mutluluğu mastercard'la bile alınmaz.

Bu arada bastır Almanya diyorum, ama tık yok. Bakalım ne olacak...

Thursday, June 26, 2008

31 dişli canavar

Bu sabah 20 yaş dişlerimin %25'ini çektirdim.
Sızlıyor halen ama öyle öldürücü ağrılar çekmedim.
Sanırım ağrı kesici alıp uyumak işe yarıyor.

Dişimin olduğu yerde ise kocaman krater var, kara delik gibi; sanırım pıhtılaşma durumu gözlemleniyor.

Çok bilimsel konuştum akşam akşam.

Bir de çok sıcak bu havalar insanı öldürür.

Dişimi kolye yapacağım, satın almak isteyen olursa da o parayla tatile gideceğim.

Mez..

2 adım kaldı sanırsam.
Koca 4yıl geride kaldı. Tabi ki sınavlar döneminde insan bitmesi için can atıyor, ama işin rengi sınavların bitiminde değişiyor.

Henüz özlemesem de özleyeceğimi hissediyorum, güzel geçti falan filan. Yeter bu kadar duygusallık.

Efendim derslerin bitmesiyle birlikte staja başladım.
Tamı tamına 12 hafta staj yapmam gerekiyor bu hafta. 1 haftalık kaytarma hakkım olacak gibi, onu çıkrarırsak 11 hafta.

Yani tamı tamına 55 iş günü.

Günlerim ise staj esnasında (evde kalmam durumunda) şu şekilde geçiyor:

06:20 uyanıyorum
06:23 tekrar uyanıyorum
06:50 evden çıkıyorum
08:40 şirkete varıyorum
12:20 yemek
17:30 iş bitiyor
17:45 servis kalkıyor
18:40 129K
19:30 evdeyim

Yeterince eğlenceli değil mi?
Haftasonları çalışanlar için gerçekten önemli sanırım, cuma gününün neden bu kadar kutsal sayıldığını artık daha iyi anlıyorum hehe

Wednesday, June 04, 2008

autorun.inf virüsü

Çok uzun zamandır yazmadığımın farkındayım, kendimce haklı sebeplerim varmış gibi göstermekle uğraşmıyorum.

Neyse efendim şu son zamanlarda autorun.inf virüsü oldukça popüler bir hale geldi. Bu virüs hafıza kartları aracılığıyla bulaşmakta. Özellikle okullarda çıktı alacağımız zaman kullandığımız bilgisayarlar adeta virüs yatağı, hafıza kartlarımıza da enfeksiyon geçirmeleri çok uzun sürmüyor.

Eve geldiğinizde de haliyle bu virüs bilgisayarınıza bulaşıyor vs. vs.

Bulaştığını anlamanın en güzel yolu kartı taktıktan sonra Bilgisayarım'da sağ tıklamak. Eğer koyu ile yazılmış seçenek Aç yerine Otomatik Kullan ise virüs evinizi şenlendirmeye gelmiş demektir.

Temizlemek için AVG yetersiz kaldı, Kaspersky ile sorunu düzelttim.

Yarın sınavım olduğu için çok detaya giremiyorum, yakın zamanda belki birşeyler yazarım konu hakkında.

Monday, February 18, 2008

Ayça Şen - Saatçi Bayırı

"Hamileliği sırasında içki içtiği için benim spastik olduğumu söylerlerdi onu çekemeyenler. Gerçek payı olsa bile buna hiç inanmadım. Gerçekliği kanıtlanmaya yüz tutan zamanlarda konuyu kapatıp, biraz da kendime acıyıp, sonra anneme daha da acıyarak unutuverdim. Bu şans oyunu gibi bir şeydi. Spastiklik varsa, birileri de olmak zorundaydı. Bu sadece kısa çöpü seçmek gibi bir şeydi ve çok da fena değildi; uzun olan yüzlerce çöpten birini seçmektense, kısa olan birini seçmek daha seçkindi çünkü. Buna böyle bakmaktan başka çare yok üstelik. Anneme hiçbir zaman kızmadım bu konuda. Belki de beni yaşıtlarımdan farklı kılan bu oldu. Birilerinin birilerinden farklı olması gerekir. Herkes aynı olsaydı bu dünyada yaşamanın hiçbir anlamı kalmazdı."


Bilenler bilir kitap okuma konusundaki üşengeçliğimi fakat bunu yenmek için çabaladığımı. Yukarıdaki sözler de başlıktan anlaşılabileceği üzere Saatçi Bayırı isimli romandan alıntı.

Kitabın yaklaşık 400 sayfasından neden bu bölümü işaretledim şu anda hatırlamıyorum aslında.. Belki içinde bulunduğu zor duruma bir şekilde ayak uydurup olumlu açısından bakabilen bir spastikten etkilenmişimdir, belki de insanların farklılığa karşı duydukları korku ve aynı andaki isteği sorgulamama yardımcı olmuştur; bilemiyorum.

Tabi kitabın sadece 10-15 satırlık bir bölümüne de takılmamak gerekiyor.

Kitap konusunda kimseye tavsiye vermek haddime değil sanırım, yine de bu kitabı okumak büyük kazanımlar umulmadığı takdirde yararlı bir hareket olabilir.

Sunday, February 17, 2008

Microsoft Flight Simulator 2004

Bundan çok zaman önce (yanılmıyorsam 6-7 yıl önce - sallıyor da olabilirim) Microsoft'un Flight Simulator serisi ile tanışmıştım. Tabi klavye ile oynanmaya çalışıldığında tamamen hüsranla sonuçlanıyor.

Olayın joystick ile oynanması gerektiğini anlayamayacak kadar şuursuz olan kesim ise bu oyun boktan, oynamıyorum işte diyerek uninstall olayına girişiyor.

Bu sefer durum farklı oldu. Staj döneminin sıkıcılığını atmak için arayışlardayken Microsoft Flight Simulator 2004 oyununu edindim. Tabi oyunun son versiyonu 2004 değil, MSF X olarak piyasada.

Oyunda havacılık ile çok içli dışlı olmayanların hayatlarında hiç görmedikleri, içli dışlı olanların da tahminimce yeterli bulacağı miktarda uçak çeşidi mevcut. Her şehrin havaalanının gerçekçi bir şekilde oyuna eklenmiş olduğunu, GPS sistemi ise %100'e yakınlaşan seyahat gerçekçiliği oldukça etkileyici.

Özellikle Sabiha Gökçen'den kalkıp Türkiye içi uçuşlar gerçekleştirmek garip bir eğlenceye sahip. Aslında hiçbir şey yapmıyor gibi gözüküyor insan, fakat eğlence olayın gerçekçiliğinde saklı. Yani annemin dediği gibi, tam kendine göre bir oyun bulmuşsun, tembel tembel duruyorsun başka yaptığın birşey yok yorumuyla karşılaştığınızda şaşırmayın, aksine tebessüm edin.

Şimdi oyunu güzel kılan bir diğer faktöre geliyorum. Teknosa'ya gidip 36-37 YTL fiyatındaki Logitech Attack3 joystick almanızı tavsiye ediyorum. Oyunun çehresini değiştirmesi bir yana, bu aksesuarınız yoksa hiç boşuna kasmayın, bilgisayarınızda boşuna yer doldurmayın.

Sakin sakin uçmaktan sıkılırım ben diyorsanız, biraz daha beklemenizi öneriyorum. Zira bulabildiğim uçmalı savaş oyunlarını da kısa zamanda test etmeyi düşünüyorum.

Saturday, February 16, 2008

Döküm Stajı

Tembel olmasam da, elimde olmayan şartlar sebebiyle stajlarım 4. sınıfa kadar sarktı. Babam bu durumu bende çalışma götü olmadığı şeklinde yorumlasa da, yapabileceğim birşey yok.

Öğretim planında toplam 90 iş günü staj yapmamız zorunlu. Talaşlı, talaşsız, döküm, kaynak, işletme ve fabrika organizasyon olmak üzere pratik bilgiler kazanmamızın hedeflendiği bir süreç bu.

Sabah 6da uyanmak gerçekten çok zorluyor insanı. Akşam 10da yatınca sorun olmuyor aslında, fakat yılların alışkanlığından ötürü akşamları 1den önce yatamıyorum.

Dökümhane ortamı malesef olması gerektiği kadar sağlıklı değil. İçerideki kirli havayı dışarı verecek yeterli donanım yok. Haliyle akşamları eve geldiğinizde burnunuzu temizlemeniz durumunda sümüklerinizin (veya sümüğünüz demem gerekebilir, sümük çoğul oluyor mu bilmiyorum..) simsiyah olduğunu görüyorsunuz.

Bunun yanısıra ellerinizin kaptan mağara adamı kıvamına geldiğini de söylemeden edemeyeceğim. Bir haftadır hergün nemlendirici krem kullanmama rağmen halen bir yılan edasıyla deri değiştirmeye devam ediyorum.

İnsan birşeyler öğreniyor mu? Pek tabi öğreniyor, fakat 10 iş günü yerine 5 iş günü olması çok daha isabetli olacaktır diye düşünüyorum.

İşin detayına çok girmesem de, dökümhanede asgari ücret ile ayın sonunu zor getirerek çalışan işçilere üzülmemek elde değil. İşin daha da kötüsü, bu kişilerin aslında bir işe sahip oldukları için ülkemiz koşullarında şanslı sayıldıkları...

Sunday, February 10, 2008

Donald Duck

Huyum değildir fakat bu videoyu sizlerle paylaşmak zorundayım.


Die Happy

Last.fm aracılığıyla bulduğum Die Happy grubu oldukça güzel müzik icra etmekte.
Grup hakkında daha detaylı bilgiyi sayfama ekleyeceğim.
Mümkünse bu gruba bir şans verin, pişman olmayacaksınız.

Wednesday, February 06, 2008

Kabalcı Kitabevi

Kabalcı Yayınları'na etiketin yarısı kampanyası düzenlenmekte. Kaçırmayın derim.

Saturday, February 02, 2008

Feuerengel Konseri

Final döneminin tam ortasına kondurulmuş olan Feuerengel konseri Studio Live'da yapıldı. Gruptan ve konserden kısaca bahsetmek istiyorum, zira kahvaltı hazırlamam gerekiyor..

Efendim bilidiği üzere dünyada tribute band olayları oldukça yaygınlaşmakta. Tribute band ise bir kaç insanın bir araya gelip çok sevdikleri, hatta taptıkları bir grubun taklidi olma yönündeki çabasından ibaret. Yani o ünlü grubun kolpa sanayisi oluyorlar diyebilirim.

Feuerengel de aynı şekilde, Rammstein'ın tribute band'i. Yani Rammstein gibi giyiniyorlar, Rammstein gibi davranıyorlar, Rammstein'a benzer şovlar yapıyorlar ve tabi ki Rammstein çalıyorlar. Berlin'de bile Rammstein konseri göremediğimiz için, madem orijinali yok biz de taklidini izleriz diyerekten gittik konsere. (ben, Cem, Ender -alfabetik sıraya göre dizilmiştir-)

Açılış şarkısı konserden önce fazlaca dinlediğim "Reise Reise" oldu. Şöyle tam coşayım diye düşünüyordum ki şarkının başındaki Heee Höö Heee Höö efektinin yerine tam anlamıyla çocuk parkını andıracak kalitede bir efektle karşılaştık. Neyse dedik şarkının devamını ilgiyle takip ettik.

Grup genel olarak "iyi niyetliydi" diyebilirim. Konser de eğlenceli geçti. Fakat StudioLive'ın plazma televizyonlarında Rammstein DVD'si oynatılması çoğu zaman sahneye değil de ekrana bakmama sebep oldu.

Bir de Seeman dinleyememek beni üzdü. Oysa Du Hast manyaklarının Mainstream'den biraz kurtulup Seeman'a yüklenmeleri fena olmazdı. Hoş bu arada mainstrem dedim, Rammstein genel olarak öyle değilmiş gibi...

Grup hakkında daha fazla bilgi edinmek istiyorsanız Google'da arama yapın. Size link çıkartamayacağım şimdi...

Yeniden Berlin

Bir önceki yazım pazar gününe kadardı. Bildiğiniz veya bilmediğiniz üzere pazar günü saat 03:30 uçağıyla (aslında pazartesi sabaha karşı oluyor) Berlin'e gittim.

Daha gitmeden önce çok fazla sorunla karşılaştım, ve bu sorunların son olmasını diliyordum. Malesef sorun yaşamasam da, bazı zorluklarla karşılaştım. Evden çıkarken gözüme uçak biletinin çıktıları takıldı, ve bu seferlik yanımda bulunsunlar bari dedim. İyi ki demişim.. Zira girişte her zaman tipimize bakıp ne kadar kalacaksın diye sorun polis amcalar bu sefer fazla kaprisliydi. Sıra bana geldiğinde şöyle bir diyalog yaşandı:

- Davetiyenizi görebilir miyim?
- Davetiyem yok, hostelde kalacağım.

- Hostel rezervasyon kağıdınız?
- Eeee... Yanımda değil, unutmuşum. Fakat Brunnenstraße'de hostelim. (Yazış)

- Ne zaman döneceksiniz?
- Önümüzdeki cuma, bakın uçak rezervasyonum burada.

- Yanınızda kaç para var?
- 70€.. Pardon 90.
- Yeterli değil, günlük 80€ para taşımanız gerekiyor.
- Kredi kartım var?
- Bakim?
- Aha bu
- Bu yanlız biraz eski gözüküyor.
- Yeterince çalışıyor. Ayrıca bu da var bakın. (İşte Üniversiteli kredi kartımı verdim: Limit 300YTL)
- Tamam bu daha iyi. Buyrun.

Şimdi anlamadığım olay şu.. Eğer ki yanımda kredi kartım olmasaydı (bu arada yanımda çok para olmamasının sebebi hem çok paramın olmaması hem de Melanie'ye güveniyo olmam :) ) bu adam beni içeri almayacak mıydı? Tahminen almayacaktı. Sonra ne olacaktı? Dönüş uçağım cuma günüydü. Beni nerede tutacaklardı, ne yiyip ne içecektim merak ediyorum.

Saturday, January 26, 2008

2008'de 20 gün

En son yeni yıl kutlaması mesajımı ekleyip İbrahim Tatlıses izlemeye başlamıştım. Üzerinden fazlaca yoğun 28 gün geçti ve bu zaman zarfında 1 makel vizesi, 8 final, 2 proje teslimi, konser, gergin vize başvurusu, lanetli biletimle Almanya'ya gidişim, lanetsiz biletimle Almanya'dan dönüşüm gibi rutin eylemlerim mevcut.

Pek tabi her zaman olduğu gibi eleştirilecek, anlatılacak ve üzerine gereksiz yazılar yazılacak şeyler birikti.

Daimi takipçilerim paragrafları ne kadar cömertçe kullandığımı bilirler. İşte şu anda okumakta olduğunuz paragrafı yılbaşı gecesindeki TV programlarını eleştirmek için kullanacağım. Öncelikle yanlış okumadınız, TV izledim. Küçükken Sibel Can, İbrahim Tatlıses, Seda Sayan gibi süperstarlar programlarda boy gösterir, tahminen 30 Aralık'ta olmalarına rağmen seyirciler şıkkıdı şıkkıdı eğlenirdi. Artık küçük değilim ve durum halen aynı. Ne bekliyorsun sorusuna cevap olarak yeni birşeyler bekliyorum diyebilirim. Yenilikler var mıydı? Orasını tam bilemiyorum çünkü her kanalda İbrahim Tatlıses çıktığı için sadece kendisini izleme şansına sahip oldum. Bir de TV8'de komiklik yapan 2 arkadaş var, onları izlerken ara sıra gülsem de yine de yılbaşında izlemeye değer kategorisine dahil edemiyorum kendilerini.

Okulda ise işler her zaman olduğundan biraz daha stresli geçti aslında. Daha önceleri de bahsettiğim gibi bu 4. sınıf olmak beni biraz gerdi arkadaşlar. Belli derslerin (aslında hepsinin) telafisi olmayan dersler olması sınavlara anlamsız anlamlar yüklememle sonuçlandı. Neyse ki ufak sivilce potansiyelleriyle atlattım durumu. Şimdi ise masamı ve kitaplığımı boşaltıp umuyorum ki son olacak sömestire hazır hale gelmeyi planlıyorum.

Almanya seyahati de oldukça stressquelle şeklinde başladı. Öncelikle Noel tatilinde kapalı olduğu haberini okuduktan sonra yılbaşı geçsin hele bir ararım randevumu alırım 6-7 Ocak'ta demiştim. Yılbaşı geçtikten sonra aradığımda ise 16 Ocak'a randevu vermeleri sayesinde kısa süreli (kısa yalan tabi) bir stres dalgasına kapıldım. Tabi bundan önce lanetli biletimi 19 Ocak'tan 21 Ocak'a taşımak zorunda kaldığımı, bunun da 19 Ocak'a konan tarih finalinden kaynaklandığını söylemeyi unuttuğumu belirtmek isterim. Neyse efendim ben vize işlemleri nasıl olsa 1-3 iş günü sürüyor herhalde alırım dedikten sonra (yüksek makamlardan gizli bilgilere ulaşarak bu karara ulaştım) belgelerimi hazırlamaya başladım. 14 Ocak'ta ise telefonum çaldı ve radyo programcısı gibi konuşan bir şahıs bana konsolosluğu (konsolosluğa mı yoksa konsolosluğu mu demem gerekiyor kararsız kaldım) su bastığını ve randevumu 11:15'ten 16:45'e aldıklarını söyledi. Bunun üzerinde 1-3 iş günü daha da kritik bir hale geldi. Stres dalgası devam etti, fakat vizeyi 1 iş gününde çıkarttılar ve 17 Ocak'ta artık lanetli biletimi kullanabileceğimi kesin olarak öğrendim.

21 Ocak'a kadar olan yazının böylece sonuna gelmiş bulunuyoruz. To be continued şeklinde haydi görüşürüz diyeyim kısaca.

Powered By Blogger